32°C
ANKARA HAVA DURUMU32°C Parçalı Bulutlu
BİZE ULAŞIN 0312 229 29 63

Haftanın Yazarı

Diyanet Bir-Sen

Prof. Dr. Özcan Güngör: Salgın Dönemi Sosyolojisi: Fırsatlar ve Tehditler

- +

Salgın Dönemi Sosyolojisi: Fırsatlar ve Tehditler [1]

Sosyoloji, sosyal acılara çare olmak, bu acıların açığa çıkardığı meşruiyet krizine açıklama geliştirmek ve sosyal düzeni meşrulaştırmak üzere bir bilim olarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle sosyoloji sosyal acıyı dindirme ümidiyle sistemleşmiş bir ilim dalıdır. İşte sosyoloji aslında “bize ne oldu?” sorusunun cevabının verilmesi serüvenidir.

Virüsle birlikte ortaya çıkacak sosyal acılar ve bunun sonucu ortaya çıkacak toplum hakkında pek çok şey yazılmaya başlandı. Üstelik henüz elimizde derin analizlerin üzerine bina edilmiş ekonomik ve sağlık verilerinin dışında bir şey de görünmüyor. Ancak görülebildiği kadarıyla sosyolojik olarak geleceğe ilişkin bazı önkestirimler yapmak için elimizde geçmişten gelen bazı veriler ve toplumsal alanın bu tür durumlarda nasıl şekillendiğine dair bazı izdüşümler var. Bu yazıda sosyolojik bir bakışla gelecekte din ve toplum ilişkileri bağlamında bazı muhtemel sonuçları tartışmaya çalışacağız. Doğrusu toplumsal yapı bir bütündür ve yorumlarda da bunun göz önünde bulundurulması lazım. Sadece ekonomi ve üretimde yaşanan daralma üzerinden toplumsal gelecek kurgusu büyük oranda eksik olacaktır. Bu bağlamda yapının unsurlarından aile, gençlik, dini gruplar ve kurumları kısaca değerlendirmeye ve bu kurumların toplum için üreteceği krizi aşma strateji ve sonuçlarını çalışacağız. Bu değerlendirme temel sorularda fırsatlar ve tehditler dikotomisi üzerinden karşılıklı etkileşimleri yoklama niyetindedir.

Yaşlılarımıza farkındalık oluşturur mu?

Medyadan ihtiyarlara ilişkin iç acıtıcı görüntüler düştü, başta Batı ülkelerindeki huzurevlerinde insanların kendi kaderlerine bırakılması olmak üzere ülkemizde de kimi kendini bilmezler ihtiyarların düzene uymada çektikleri algılama zorluğunu alay konusu yapmaya çalışmaktadırlar. Çünkü çağımızda gençliğin ulaştığı bilgiye ulaşma ve kullanma yetisinin teknolojik olarak üst düzey olması bunu yapamayanları değersiz görmeye itmekte ve gençleri şımartmaktadır. Üretim değeri olmadığı için yok sayılan ihtiyarlık üzerinden modern gençliğin bireyselliğini ve ben merkezciliğini sorgulama zamanı gelmiştir. Yaşlılarını sosyal ölüme zorlayan bu anlayışın İslami ve insanı olamayacağı söylemeye gerek yok. Bu aşamada gençlerin tefekkür ederek büyüklerine vefalı olmaya ve tecrübelerinden istifade etmeye zamanları var artık. Görüldüğü kadarıyla salgın döneminde bu hassasiyet toplumsal konsensüs şeklinde dile getirildi ve adeta gençlere ezberletilmiş oldu.

Ebeveyn sosyalleşmesine kapı aralar mı?

Aile ve dolayısıyla ev insanların acı, zor ve meşakkatli zamanlarda birbirlerine merhametle, dayanışma ve paylaşmayla beraberlik yaşayacakları mekanlar olarak yeniden belirmeye ve kendini hatırlatmaya başladı. “İnsanın kendi elleriyle yaptıkları yüzünden” (Rum, 41) başına gelen zulümleri yeniden görme, kapitalist sistemin her şeyi yutan anlamı, değerini kaybettiğinde insana ayakta kalmanın anlam dünyasını sağlayacak aile çıkıverdi karşımıza. Normal zamanda herkesin dışarıdan getirdiği sorumlulukların çokluğu aile içi sorumluluklarda savrulmalar getirirken artık herkes kendi sorumluluğunu öğrenerek sosyalleşme yolunu buluyor. Bu durumda sosyalleşme tek yönlü olmakla birlikte bu eve dönüş aile içi mahremiyeti, rolleri ve sorumlulukları üyelerine öğretmesi açısından adeta yeniden sosyalleşmeye dönüştürüyor süreci.

Dolayısıyla salgın bir yönüyle kültürel, dini ve milli mirasımızı yeniden düşünmeye imkan verip toplumumuzu buna adeta zorlamaktadır. Hayatın kariyer üzerine kurulu olmadığı başka değerli şeylerin de olduğunu bu süreç herkese öğretmektedir. Evimize dönmek yeniden soluklanmaktır. “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir, 26) diyen Allah’ın sorusuna kulak vermektir.

Kurumsal olarak dine etkisi nasıl olur?

Çalışmalar, savaş gibi dış tehdit zamanlarında, insanların dinî inançlar ve uygulamalar da dâhil olmak üzere sosyal normlara daha sıkı bağlı kaldığını gösteriyor. Ancak de bilimin aciz kaldığı durumlarda, Tanrı’nın bağışlayıcılığından daha çok gazabı hatırlanır. Ancak salgın döneminde Vatikan’ın, Şia merkezi aklının, Yahudi Haham’ın ve Vehhabi otoritenin gösterdiği refleksler süreci yeteri kadar okuyamadıklarını göstermektedir. Diyanet’in başlangıçta aldığı tedbirlerin de sorgulandığı hatırlanılmalıdır. Bu durumda kurumsal dinler ile arası açılan insanlığın virüs sonrası bu durumu daha da artıracağı düşünülmektedir. Çünkü benzer bir durum Veba salgını sonrası Vatikan’ın başına gelmiştir.

Deizme yol açabilir mi?

Sürekli dua edilmesine dair yapılan vurguların doğrudan salgının engellenmesine etki etmediği gibi bir düşünce, bireysel bazda da dine ve dini kurumlara olan güveni sarsacaktır. Bilhassa ülkemizde de din adamlarının ve kurumlarının güveninin düşme eğiliminde olduğu dikkate alınınca bu durumun bireysel din inşa sürecini hızlandıracağı düşünülmektedir. Diğer taraftan virüsün her hal ve şartta önlenemez olduğuna yapılan aşırı vurgular Allah’a olan güveni zedeleyici hal alabilir. Tıpkı sürekli komplo teorileriyle her şeyi planlayan bir üst akıl misali, bizim dışımızda her şeyin planlanıp tıkır tıkır işlediği, bunların kıyamet alameti olduğuna dair fiten türü hadislerin işe koşulmaya başlanması bilhassa gençlerde böyle bir duyguya zemin hazırlayabilir.

Cemaat olma olgusu sekülerizme mağlup olur mu?

Özellikle Çin virüsü sonrası yine düştüğü iddia edilen bir dine mensup olma ya da cemaat sayısı kurumsal dinlerde geçmişe oranla daha fazla düşme eğilimine girebilir. Çünkü uzun süre tek başına ibadet eden kişiler de bu yeni durum alışkanlık haline gelme ihtimali vardır. Bireysel dindarlığın artmaya başladığı bu durumda alternatif ve cemaatvari kurumların ihtiyaca dönüşebileceği düşünülebilir. Bunun yanında post-modern zamanlarda metafiziğin değersizleşeceği düşünülmemelidir. Zira içinde tılsımların olduğu iddia edilen kitapların çok satanlar listelerinde üst sıralara yerleşebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Modern insan sekülerleştikçe metafizik ve psişik güçlere olan inancını kaybetmiyor bilakis yalnızlık hissini doğurarak samimi ve yüzyüze ilişkiyi sonuç veriyor.

Nüfus artışı olur mu?

Kriz dönemleri sonrası genel olarak bilinen kurallardan birisi nüfus oranlarında yaşanan artıştır. Bu artış devletlerin ve toplumların geleceklerini daha dinamik yapmak için bir fırsat olduğu kadar bu nüfusa hazır kurumlar olmadığı zaman da tehdit oluşturabilmektedir.

Sanal kimlikler pekişip sosyal bağlar zayıflar mı?

En ilginç muhtemel sonuçlardan biri gençler üzerinde olacağa benzemektedir. Zira aşırı narsist bir gençlik olarak yorumlanan ve adete dijital/sanal insanilik üzerine kurulmuş genç kimliği salgın döneminde daha da pekişeceğe benzemektedir. Din ile ilişkilerini daha bireysel ve biraz da gevşek kuran bu neslin kurumsal dine olan inancının daha da azalacağı ve daha çok tekniker çözümlere yöneleceği düşünülmektedir. Bu yorum gençlerin dine, aidiyete ve samimiyete ihtiyacı olmayacağı anlamına gelmemektedir. Bu durumda doğal din diye adlandırılan ait olmadan inanma duygusunun artacağı varsayılmaktadır. Bunun yanında bilhassa ait olmayı sanal ve başkaca ortamlarda üreten dini yapıların daha ciddi zemin bulacağını da düşünebiliriz. Her ne kadar tılsımlı dua satmanın irrasyonelliği üzerinde ciddi bir konsensüs varmış gibi görünse de insanların bu bireyselliğe müşteri bulmada zorlanmadığını ifade etmek lazım.

Toplumsal çözülme artacak mı?

Umudunu, işini ve mal varlığını kaybedenler, kendilerinden daha iyi durumda olanlara karşı düşman kesilebilecektir. Bu manada ülkemizde alınan, alınması planlanan tedbirler ve sağlık sisteminde gösterilen müthiş başarı hikayesi çözülmenin panzehiri durumundadır. Tam da bu nedenle, mevcut ekonomi politikalarının ve dini kurumların temel amacı, toplumsal çözülmenin önüne geçmek olmalıdır. Ülkemiz kanun yapıcı ve uygulayıcılarının iktisadi ve dini faaliyetlerin en önemli rolünün bu olağanüstü baskı altında sosyal bağları güçlü tutmak olduğunun bilincinde; ekonominin ve bilhassa finansal piyasaların baskısının bu gerçeği ört bas etmesine izin vermeyecekleri düşünülmektedir.

Sosyal mesafe süreklilik kazanır mı?

Sosyolojik olarak sosyal mesafe, sosyal grupların mahremiyet sınırlarını hangi mesafede çizmeye istekli olduklarını gösteren bir kavram olarak tarif edilmektedir. Salgından kurtulmada önemli görülen bu kavramın daha sonra sosyolojik bağlamda kişiler arası mahrem ilişki ve yakınlaşmaları da kalıcı hale getirme durumu söz konusu olabilir. Bu durumda toplumsal yakınlık, dayanışma, birliktelik ve yüz yüze samimi ilişkiler yerini daha mesafeli ilişkilere bırakabilir. Ancak İslam dininin cemaatle kimi ibadetleri zorunlu kılması bu mesafeyi ortadan kaldırıcı roller de görebilir.

Suç oranlarının düşüşü süreklilik kazanabilir mi?

Eskiden dinin haram saydığı pek çok husus ve suç oranlarında ciddi düşüşler olduğu iddia edilmektedir. Toplumsal manada bir nevi anomi durumu olan yüksek suç oranlarının bu sebeple azalmış olması toplumsal bellek ve işleyişte pozitif etki edeceği düşünülmektedir. Bir yönüyle suçsuzluk durumunun süreklilik hali alabilme ihtimali vardır.

Vicdan ve Sorumluluk Denklemi Gelişir mi?

Çin virüsüyle birlikte gündelik çalışan ve aslında yüksek ücret alanların bu durumlarda başka muhtaç olanları daha iyi anlayacak empati imkanları doğmuştur. Sadece bu sınıfın değil toplumsal katmanların bütün kesimlerinde, zorunlu ilişki ağları dışındaki samimi ilişkilerini gözden geçirerek dünyada neye ne kadar değer verilmesi gerektiği muhasebesi derinleşmiştir. Medyaya yansıdığı kadarıyla ünlü kişilerin sınıfları eşitleyen bu durum karşısında daha derin, empatik ve psişik mesajlar verdiğini de bildirmek lazım. Bu salgın bize toplumda duyulan her türlü acının kendi vücudumuzda duyduğumuz acı kadar etkili olması gerektiğini hatırlattı. Konu ile alakalı en değerli kavram ise ‘sağduyudur’. Descartes, sağduyu hakkında dünyadaki en iyi dağıtılmış özellik olduğunu söyler. Sadece ülkemizde değil yardıma muhtaç dünyanın dört bir yanındaki mağdur olan ülkelere de yardım etmenin önemini/kıvancını anlamış oluyoruz.

Çin virüsü süreci ve sonrası aile bağlamında çok ciddi fırsatlar sunarken, toplumsal dayanışmaya da ciddi imkanlar vermektedir. Bunun yanında aşırı bireyselliği artırması, aile içi şiddete kapı aralama potansiyeli, deizme imkan vermesi ve toplumsal çözülme tehditleri ortaya çıkarması sosyal acının tehditleri olarak ilgililerin üzerinde ciddi olarak düşünmesi gereken konulardır. Başta aile olmak üzere ortaya çıkan fırsatların politika koyucu ve uygulayıcılar tarafından çeşitlendirilmesi ve etkinleştirilmesi yolları aranmalıdır.

Prof. Dr. Özcan Güngör – Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi


[1] Prof. Dr. Özcan GÜNGÖR – Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (Analytic Divinity Center Başkanı)

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.